ABD ve İran arasında neler oluyor?

ABD ile İran arasındaki gerginlikler, Trump yönetiminin geçtiğimiz yıl İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesi ve İslam Cumhuriyeti’ne yaptırımlarını artırmaya başlatması nedeniyle alevlendi.

DÜNYA 01.05.2019, 13:18 01.05.2019, 17:34 Banu Fırıncılar
ABD ve İran arasında neler oluyor?

Bu ayın başlarında Washington, İran’a yönelik yaptırım muafiyetlerini uzatmayı reddetti, İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan etti ve İran’ı yıldırmak için askeri hazırlıklara başladı. Hâl böyle olunca da gerginlikler tehditlere dönüştü.

Bu önlemler, İran ekonomisini çöküşün eşiğine getiriyor. Zaten geçen yıla göre günde 2,5 milyondan 1,3 milyon varile düşmüş olan petrol ihracatı, daha da düşerek devlet bütçesini zarara uğratabilir. Şiddetli enflasyondan ve malların fiyatlarındaki artıştan muzdarip olan İran vatandaşları, Washington’un petrol ihracatını sıfıra indirme hamlesinin yükünü taşıyacak.  Ve bu sadece başlangıç…

İran liderleri meydan okumaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Körfez ülkelerinden petrol sevkiyatını engellemekle tehdit ederken, İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney de bu düşmanca hareketin cevapsız bırakılmayacağını söyledi. Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif de İran’ın nükleer anlaşmadan ayrılması seçeneğinin masada olduğu konusunda uyarıda bulundu.

1980 yılında patlak veren Irak-İran Savaşı, 1991 ve 2003 yıllarında da ABD ile Irak arasındaki Körfez Savaşları’ndan ders alınması, ABD ile İran arasındaki bir mücadelenin çok daha yıkıcı sonuçlara neden olacağının fark edilmesi gerekiyor. Öyleyse neden Washington ve Tahran bu savaşlardan alınan dersleri görmezden geliyor ve başka bir silahlı çatışmadan kaçınmıyorlar? Onları durdurabilecek birileri var mı?

Trump yönetiminden ‘imkânsızlar’ listesi

Başkan seçilmeden önce bile Donald Trump, Obama yönetimi tarafından müzakere edilen Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı ‘şimdiye kadarki en kötü anlaşma’ olarak nitelendirdi ve başkan olarak göreve geldiğinde bu anlaşmayı kaldırmaya girişti.

Geçen yıl mayıs ayında Trump yönetimi, bu anlaşmadan çekildi ve İran’a 12 talepte bulundu. Bu talepler, kışkırtmak ve küçük düşürmek için hazırlanan bir ‘imkânsızlar’ listesini oluşturuyordu. ABD, yeni bir nükleer anlaşma müzakeresi için İran’ın tüm nükleer ve füze programlarına son vermesini; birliklerini Suriye’den çekmesini; Irak, Afganistan ve Körfez’deki ‘istikrarsızlaştırıcı’ politikalarını durdurmasını ve Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi silahlı gruplara olan desteğini sona erdirmesini istedi. İran bu taleplerden herhangi birine ‘evet’ demiş olsaydı, hiç kimse ABD’nin kendisinden daha fazla şaşıramazdı.

Bu talepler, temel olarak yalnızca ABD’ye değil, aynı zamanda Trump’ın kilit bölgesel ortakları olan İsrail ve Suudi Arabistan’a da tamamen teslim olma anlamına geliyordu. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, geçtiğimiz eylül ayında yapılan BM Genel Kurulu toplantısında şu sözleri söyledi: “ Eğer bize, müttefiklerimize veya ortaklarımıza karşı gelirseniz, vatandaşlarımıza zarar verirseniz, yalan söylemeye, hile yapmaya ve aldatmaya devam ederseniz, gerçekten de cehenneme ödeme yaparsınız.” Bu mesaj, B takımını (Bolton, Binyamin Netanyahu, Muhammed bin Selman, Muhammed bin Zayed) Trump’ı İran’la savaşa itmekle suçlayan Tahran’da açık ve net bir şekilde duyuldu.

Tahran saldırgan politikalarını artırdı

Tahran, nükleer anlaşmanın sağladığı kazançtan ve ekonomisini ve ülkesini yeniden inşa etmek için Batı ile normalleşen ilişkilerinden faydalanmak yerine, bölgedeki saldırgan politikalarını artırdı. ABD, İsrail ve Suudi Arabistan, İran tarafından istikrarsızlığa neden olmakla suçlanmalarına rağmen, İran'ın kendisi de çıkarlarını, umursamazlık ve yıkıcı sonuçlara karşı kayıtsızlıkla sürdürmeye devam etti.

Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca İran, komşularını istikrarsızlaştıran ve Suriye’de Beşşar Esad ve Irak’ta Nuri el-Maliki’yi güçlendiren bir mezhep stratejisi izledi. Ayrıca Suudi Arabistan’a, Yemen ve Lübnan gibi sıkıntılı ülkelere karşı temsili bir savaş yürüttü. Arap dünyasındaki rakiplerini zayıflatmak için İran Devrim Muhafızları Ordusu ve Kudüs Gücü gibi paramiliter grupları kullandı.

Saldırgan politikaları, ‘Arap topraklarında yeni bir Pers ve Şii imparatorluğu’ yaratmaya çalıştığı yönündeki şüpheleri iyice artırdı. Siyasi seçkinlerin bazı üyeleri, İran’ın zaten dört Arap başkentini yönetmesinden övgüyle bahsediyor. Bu başkentler, Bağdat, Şam, Beyrut ve San’a.

İran’ın bölgesel hegemonya için istikrarsızlığı kullanma stratejisi tam anlamıyla geri tepti. İran’ın Orta Doğu üzerindeki emellerini engelleme umuduyla birçok Arap ülkesi, şu anda sadece ABD’nin yanında yer almakla kalmıyor, baş düşmanı İsrail ile de yakınlaşıyor.

Politikalarını haklı göstermeye çalışıyorlar

Ekonomik, diplomatik ve stratejik araçlara ek olarak, Washington ve Tahran yurt içinde ve yurt dışında destekçilerini bir araya getirmek ve politikalarını haklı göstermek için dini kullanıyorlar. Evangelist Hristiyan olan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Trump’ın İsrail’i İran’dan korumak için gönderildiğini bile iddia etti. Pompeo, Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Trump yönetimi ile çalışan diğer evangelistlerle birlikte, İsrail’in Kudüs ve Filistin’in geri kalanı üzerindeki dinî iddialarını destekliyor, İran ve bölgeye yönelik ABD politikalarını açıklamak için İncil metinlerini hatırlatıyor.

İran’ın bölgedeki hegemonyacı politikalarını sürdürmek için dini kullanması ve özellikle de ezilenleri koruma fikri de aynı şekilde endişe verici.

İran liderliği, kendisini bölgedeki tüm Şii topluluklarının koruyucusu olarak göstermek için, yerel gerilimlerin ve çatışmaların mezhepsel bir boyut kazanmasını hedefledi. Aynı zamanda Şii doktrinlerini de kullandı. Kutsal Şii tapınaklarını korumak ve Irak ve Suriye’de desteklediği çeşitli milislere yeni savaşçılar almak için çağrılarda bulundu.

Dinî fanatizmle uğraşan sadece ABD ve İran değil. İsrail ve Suudi Arabistan da dinî fanatizmle uğraşıyorlar. Bunların dışında DAEŞ gibi devlet dışı aktörler de var. Bunların hepsi siyasî çıkarlarını sürdürmek için, fetih ve işgallerin kendilerine ilahi olarak emredildiğini iddia ettiler.

Kibir, hor görmeye yol açar; dinî kibir de çatışmaları doğurur. Öyleyse bu ‘fanatizm çatışması’ daha büyük bir çatışmaya dönüşebilir mi?

Olası senaryolar

Trump ya da Ruhani’nin savaşa gitme konusunda henüz verilmiş bir kararı ya da planı yok gibi görünüyor. Trump’ın 12 talebi, Tahran’ı ekonomik bir felaket yoluna sürükledi. ABD, büyük bir ihtimalle İran’ın ekonomik olarak gelişmesini engellemeye, politik olarak istikrarsızlaştırmaya ve bölgesel olarak etkisini azaltmaya devam edecek. ‘Denge stratejisi’ gibi koruma stratejileri izleyecek ve eğer başarısız olursa askeri müdahale tek uygulanabilir seçenek olarak kalacak.

Bu da İran’ın krizi kontrol altına almak için diplomatik çabalarından vazgeçmesine, nükleer anlaşmadan ve belki de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan tamamen ayrılmasına, Körfez komşularını ayaklandırmasına ve ABD’nin Irak ve Afganistan’daki varlığını baltalamasına neden olacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak, Washington’dan sert bir tepki gelmesine neden olacak ve savaşa yol açacaktır.

Yorumlar (0)
17°
açık