Orta Doğu’da neden askeri yönetimler isteniyor?

ABD ve Avrupa ülkeleri, Orta Doğu’daki çıkarlarına otokrat liderlerin en iyi şekilde hizmet ettiğini düşünerek bölgedeki askeri diktatörlük modelini yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Orta Doğu’da neden askeri yönetimler isteniyor?

Arap Baharı’nın sekiz yıldan daha uzun bir süre önce patlak vermesiyle, Arap dünyasındaki demokrasi yanlısı eylemciler, nihayetinde demokratik değişime ulaşılacağı konusunda umutluydular. Fakat Arap Baharı’nın çoşkusu çok da uzun sürmedi. Suriye, Libya ve Yemen’de barışçıl bir demokratik geçiş konundaki umutları yerle bir eden iç savaşlar patlak verdi.

Bahreyn’de Suudi liderliğindeki bir askeri müdahale, halk protestolarını bastırdı. Fas’ta Şubat Hareketi, Kral Muhammed’in siyasi manevraları ve güvenlik önlemleriyle kontrol altına alındı. Mısır’da silahlı kuvvetler, demokratik olarak seçilmiş Muhammed Mursi’ye darbe düzenledi ve General Abdülfettah el-Sisi, ülkenin yeni cumhurbaşkanı olarak başa geçti.  

Dünya güçleri, Arap Baharı ‘karmaşasını’ bitireceklerini ve düzeni geri getireceklerini belirterek, askeri diktatörlüklerin bölgeye geri dönmesini destekliyorlar. Özellikle Kuzey Afrika’da Sudan, Mısır, Libya ve Cezayir’i kapsayan askeri yönetimler yaratmaya çalışıyorlar ancak 1950’lerde ve 60’larda askeri yönetimin nihayetinde çöktüğü gibi, Arap siyasetini militarize etmeye yönelik bu yeni baskılar da başarısızlıkla sonuçlanacak gibi duruyor.

Arap dünyasında askeri yönetimin destekçileri

Batılı güçler, uzun zamandır Arap dünyasında askeri yönetimin destekçisi olmuştur. ABD, askeri yönetimin en eski ve istekli savunucularından biridir.

1940’ların sonlarında, ABD’nin siyasi çevrelerinde popüler olan modernleşme teorileri, muhafazakâr yönetici elitleri, Arap dünyasında modern devletlerin ve toplumların kurulmasına karşı büyük bir engel olarak görüyordu. Aynı zamanda Washington, yavaş yavaş bir dünya gücü haline gelince, Orta Doğu’daki çıkarları Britanya İmparatorluğu ile çatışmaya başlamıştı.

ABD, Arap dünyasındaki muhafazakâr rejimleri İngiliz ve bazen de Fransız sömürgeciliğinin bir uzantısı olarak görüyordu. ABD’ye göre, Arap dünyasında diğer devlet kurumlarında göre daha fazla modernleşme eğiliminde olan askeri birliklerin yönetimi ele geçirmesi tek geçerli çözümdü.

1949 yılında CIA, demokratik olarak seçilmiş Şükrü el-Kuvvetli’ye karşı düzenlenen askeri darbeye yardımda bulundu. 1952’de ABD, Cemal Abdülnasır liderliğindeki İngiliz destekli Mısır monarşisine karşı düzenlenen darbeyi memnuniyetle karşıladı. Sovyetler Birliği, Orta Doğu sahnesine girip Soğuk Savaş’ın yoğunlaşmasına neden olan başka bir cephe açtığında, ABD stratejisi az da olsa gücünü kaybetti. Fakat nihayetinde Washington, ilerleyen dönemlerde de bölgedeki askeri yönetimi desteklemeye devam etti.

Arap dünyasında askeri yöneticiler, ülkelerinin modernizasyonuyla ilgilenseler de insanların ne ekmeğe ne de özgürlüğe sahip oldukları polis devletlerini ve işlevsiz ekonomileri yarattılar. Yoksulluk, baskı, umutsuzluk ve eşitsizlik, radikalleşmeye ve şiddete neden oldu. ABD’nin otoriter rejim ve aşırılık arasındaki bağı kabul etmesi 60 yılını aldı.

11 Eylül saldırılarından dört yıl sonra, Haziran 2005’te ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kahire’de yaptığı bir konuşma sırasında şunları söyledi: “60 yıldır ABD, Orta Doğu’daki bu bölgede demokrasi pahasına istikrar peşinde koştu ve biz ikisini de gerçekleştiremedik. Şimdi farklı bir yol izliyoruz. Tüm insanların demokratik arzularını destekliyoruz.”

Yine de bölge halkı, birkaç yıl sonra özgürlük ve demokrasi talep ederek sokaklara çıktığında, Washington desteğini devam ettirmedi.

Otokrat liderlerin varlığı çıkarları için önem taşıyor

2011 yılında ABD ve Avrupa ülkeleri, Orta Doğu’daki çıkarlarına otokrat liderlerin en iyi şekilde hizmet ettikleri ve Arap halkının demokratik arzularını bir tehdit olarak gördükleri yönündeki inançlarını bir kez daha gözler önüne serdiler. Ancak bu inançlarında yalnız değillerdi.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de Orta Doğu’daki halk ayaklanmaları nedeniyle tehdit altında hissediyorlardı. Bu yüzden yıllar boyunca, bölgedeki devrim karşıtı güçlerin askeri yönetimi yeniden kurmalarına öncülük etmişlerdir.

Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi’ne üye olan bu iki ülke, her zaman askeri güçlerin destekçisi olmadı. Özellikle Suudi Arabistan, ordu subaylarının 1950’lerde ve 60’larda birbiri ardına muhafazakâr monarşiyi devirdikleri sırada, bölgedeki askeri yönetimin en sert muhalifiydi. Mısır, Irak, Libya ve Yemen’deki kraliyet ailelerinin kaderine şahit olan Suud Hanedanı kendi güvenliğinden endişe duydu ve hem kendi silahlı kuvvetlerini zayıflatmak ve parçalamak hem de bölgedeki devrim karşıtı güçlerle müttefik olmak için önlemler aldı. 

Bugün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, ABD ve Avrupalı müttefikleri gibi, askeri diktatörlüklerin bölgedeki çıkarlarına daha çok hizmet ettiklerini düşünüyorlar. 2013 yılında Mısır’daki askeri darbeye fon sağladıktan sonra, şimdi de askeri yönetimin Cezayir, Sudan ve Libya’ya hâkim olmasını istiyorlar.

Otoriter yönetim istikrarsızlık ve güvensizlik kaynağı

Son aylarda Cezayir ve Sudan halkı, uzun süredir başlarında olan Abdülaziz Buteflika ve Ömer el-Beşir’e isyan edip onları devirmeyi başardılar. Ancak her iki ülkede de ordu, durumdan yararlanmaya çalıştı. Sudan’da generaller, ülkeye girdiler ve kontrolü ele geçirdiler. Cezayir’de de ordu, kendi çıkarlarını güvence altına alan bir geçiş süreci inşa etmek için çabalıyor.

Aynı zamanda Libya’da komutan Halife Haftar, BM tarafından tanınan Ulusal Anlaşma Hükümeti’ni yerinden etmeyi ve genel seçimler yoluyla siyasi bir geçişe dair çabaları önlemeyi amaçlayarak, başkent Trablus’a büyük bir askeri saldırı düzenledi. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikler, bu üç ülkede de generallerin yanında yer aldı, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri de öyle.

Libya örneğinde ABD Başkanı Donald Trump, Hafter’a doğrudan destek verdiğini belirtirken, Fransa askeri operasyona doğrudan destek vermekle suçlandı. Halk ayaklanmasından kurtulmak ve ‘İslamcı’ güçleri kontrol altında tutmak için kuzeydoğu Afrika’daki Sudan’da, kuzeybatı’daki Cezayir’de, Mısır ve Libya’da askeri yönetimler kurmak için ortak bir çaba olduğu görülüyor. Bu, Mısır’da el-Sisi ve Libya’da Hafter gibi askeri anlamda güçlü kişilerin gölgede güvenlik ve istikrarı sağlayabileceği yönündeki yanlış bir inanca dayanıyor.

Ancak gerçek şu ki, 2011’den bu yana gerçekleşen tüm ayaklanmaların da gösterdiği gibi, söz verdikleri istikrar sadece bir yanılgıdır. Suriye, Yemen, Mısır ve Libya gibi ülkelerdeki trajik sonuçlara rağmen, Arap dünyasında demokratikleşme çağrısı yapan halk hareketlerinin bölgede hızla yayılması, otoriter yönetim ve vahşiliğin istikrarsızlık ve güvensizlik kaynağı olduğunu gösteriyor. Bu otoriter yönetim ve vahşilik, daha şiddetli ve daha radikal olan aşırılık yanlısı grupların yükselişine yol açmıştır.

Orta Doğu, despotizm, şiddet ve aşırılık yanlısı döngü bozulana kadar istikrar kazanamayacak. Kuzey Afrika’da askeri yönetimler kurmak çözüm getirmeyecek. Cezayir ve Sudan’da askeri kuvvetler, geçmişin hatalarından ders alma, dış müdahalelere direnme ve doğru seçimi yapma konusunda eşsiz bir fırsata sahip: Gücü sivil halka teslim etmek.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER